Sait Faik Abasıyanık – Alemdağ’da var Bir Yılan İncelemesi

Sait Faik Abasıyanık

Mahlası “Adalı” olan Sait Faik Abasıyanık 18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İlköğrenimini Rehber-i Terakki Okulu’nda tamamladıktan sonra 1925’te İstanbul Erkek Lisesi’ne yazıldı. Aldığı disiplin cezası nedeniyle ortaöğrenimini Bursa Erkek Lisesi’nde tamamlamak zorunda kaldı. Bir süre İstanbul Üniversitesi’nde Türkoloji okudu. Babasının isteği üzerine İsviçre’ye iktisat öğrenimi almaya gitti. Babasını kaybettikten sonra annesi Makbule Hanım ile birlikte Burgazada’daki evlerinde yaşamaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir süre Haber gazetesinde adliye muhabirliği yaptı. Modern edebiyata yaptığı katkılardan dolayı Amerika’daki Mark Twain Derneği’ne onur üyesi seçildi. (1953) 11 Mayıs 1954 tarihinde ise uzun süredir mücadele ettiği siroz hastalığına yenik düştü. Annesi tarafından başlatılan Sait Faik Hikâye Armağanı sürmektedir.*

Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan yazar” olarak kabul edildi. Klasik öykü tekniğini dışına çıkan Sait Faik, doğayı ve insanı basit, samimi hem iyi hem kötü taraflarına değindirerek şiirsel fakat ustaca bir dille anlattı.

Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen Sait Faik hikâyelerinde genelde kendisinden yola çıkarak bir şeyler hakkında gerçeği inşalara anlatmaya çalıştı. 1930’larda başladığı yazı hayatı boyunca “sorumlu avare”, “gözlemci balıkçı”, “çakırkeyif sirozlu”, “küfürbaz şair”, “müflis tacir”, “züğürt yazar”, “hamdolsun diyemeyen rantiye”, “anadan doğma çevreci” gibi nitelemelerle anıldı.**

Eserleri:
Hikâye: Semaver (1936, Remzi Kitabevi), Sarnıç (1939, Çığır Kitabevi), Şahmerdan (1940, Çığır Kitabevi), Lüzumsuz Adam (1948, Varlık Yayınları), Mahalle Kahvesi (1950, Varlık Yayınları), Havada Bulut (1951, Varlık Yayınları), Kumpanya (1951, Varlık Yayınları), Havuz Başı (1951, Varlık Yayınları), Son Kuşlar (1952, Varlık Yayınları), Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954, Varlık Yayınları), Az Şekerli (1954, Varlık Yayınları), Tüneldeki Çocuk (1955, Varlık Yayınları)

Roman: Medarı Maişet Motoru (1944, Ahmet İhsan Basımevi), Kayıp Aranıyor (1953,Varlık Yayınları)

Şiir: Şimdi Sevişme Vakti (1953, Yenilik Yayınları)

Röportajları: Mahkeme Kapısı (1956, Varlık Yayınları)

ANALİZ

Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı öykü kitabı Sait Faik Abasıyanık’ın vefat etmeden yayımladığı ve yalnızlığını anlattığı son öykü kitabıdır.

Fethi Naci’nin 2008 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Sait Faik Hikâyeciliği” adlı kitabında Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı öykü kitabından şöyle bahsediyor: “Yazarın bu öykülerde anlatmak istediğini söyleyebilmek için hikâyelerinin biçimini değiştirdiği gözlemlenir. (s. 57) Artık somut anlatımı bir tarafa bırakmış, soyut anlatıma geçmiştir. Yazarın, son dönem hikâyelerinin kahramanı olan Panco’ya da ilk kez bu kitapta rastlanır” demiş ve Sait Faik’in, Alemdağ’da Var Bir Yılan öyküsünde çok sevdiği İstanbul’u: “İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil” sözleriyle tiksintiyle anlatmasını şöyle açıklamıştır: “Bu İstanbul nefretini toplumun yazara karşı davranışlarının ve onu suçlamasının bir tepkisi olarak ortaya çıkmış; Faik Bey’in Oğlu” olarak görülmeye devam eden yazar ailesine ve toplumun doğru kabul ettiği değerlere yakışmayan hareketler içindedir. Bu yüzden de dışlanmaktadır. Toplum Sait Faik’i, ilişkileri sebebiyle suçlamaktadır.”

 

Sarmaşıklı Ev

Fethi Naci’nin kitabında bahsettiği toplumdan dışlanmışlık, doğru bulunan değerlere Sait Faik’in karşı çıkması ve sonucunda insan ilişkilerindeki bozulmuş durumu bu hikâyesinde görebiliyoruz.

Olay (Vaka)

Canvermez’i arayan hikâyeci, bahsedilen kişinin köyün “tek insana benzeyeni”, “medarı iftiharı” olduğu söylenmişti. Canvermez’de köyde “Sarmaşıklı ev dedin mi herkes gösterir” demişti ama öyle olmadı. Hikâyeci Canvermez ve Sarmaşıklı Ev’i nerde arasa, kime sorsa söz birliği edilmiş gibi kati ve sert cevaplarla geçiştirildi.

Olay Örgüsü (Kurgu)

Hikâyecinin Canvermez’i bulmak için köy gitmesi.
-Köyde Mihal usta ile karşılaşması.
-Mihal Usta’nın boyacı Sabri Usta’yı çağırması ve yola çıkılması.
-Yolda boyacı ve Mihal Usta’nın hikâyeciye evi göstermemesi ve gitmesi.
-Hikâyecinin ihtiyarlar karşılaşıp sohbet etmesi.
-İhtiyardan istediği cevabı alamayan hikâyecinin, köyün merkezine gitmesi.
-Köy merkezinde Arnavut’a da Canvermez’i sorup kızması ve dükkândan çıkması.

  1. A) NEDEN SONUÇ İLİŞKİSİ

Canvermez’in evi olan sarmaşıklı evi bulmak için köye giden hikâyeci Mihal Usta ile konuşur. Mihal Usta, sarmaşıklı eve gitmek için yola çıkan boyacı Sabri Usta’yı yanlarına çağırır ve durumu anlatır. Birlikte yola çıkarlar daha sonra Mihal Usta’da hikâyeci ve boyacının yanına gelir.

Yürürken Sabri ve Mihal usta yavaşlarlar bunu gören hikâyeci atkestanesi ağacının gölgesine mi gitse, beklemeye devam mı etse yoksa konuşmalara kulak mı kabartsa bilemez. Seslenir ve gölgeye geçip konuşmayı teklif eder. Mihal Usta ve boyacı, hikâyecimizi yanlarına çağırır ve “Git işine arkadaş Canvermez diye birisi yok bu köyde” derler. Kısa bir süre aralarında Rumca konuştuktan sonra tekrar hikâyeciye dönüp: “De git arkadaş bu köyde Canvermez yok. Canvermez olsa evi yok, evi olsa kiralık odası yok, kiralık odası olsa sana verecek odası yok, de git” deyip yine evi göstermezler. Daha sonra iki usta, cennet görüntülü ara bir sokaktan hikâyecimizin yanından ayrılır. Hikâyecimiz sonunda atkestanesi ağacının gölgesindeki taşa oturur. Yanına bir ihtiyar gelir ihtiyarla bir süre sohbet eder. Sohbet sırasında yine net cevaplar değil, düşündürücü cevaplar alan hikâyecimiz “Amma da köye düşmüşüm ha! Şöyle aydınlık cevap veren birine rastlamayacak mıyım bu köyde?” der. (sf. 69) Köyünüz güzel ama der ihtiyar adama, ihtiyar ise “Gününe bağlı. Güzel günü olur cıgaran, paran varsa… Ocak yanarsa… Çorba pişerse, yük çıkarsa…Tıngırın varsa… Keyfin gıcırsa…” der. Hikâyecimiz “Doğru, her şey şarta bağlı şunun şurasında diye söylenir. İhtiyar ise, “Şartsız şurtsuz yaşayanlarda var. Var da ölüm de var” der. İhtiyar yükünü almış giderken Canvermez’in evini sorar fakat ihtiyar başını iki yana sallayıp “Haydi git işine” der ve istenilen cevabı vermemiş olur. Daha sonra hikâyecimiz köyün merkezin doğru gider. Köy merkezinde Arnavut bir esnafın dükkânına girip yoğurt ve ekmek alır. İhtiyaçların alıp çıkarken kapıda bir cesaret gelir ve Canvermez’in sarmaşıklı evini sorar. Arnavut esnaf ağzı tükürük dolu halde hikâyecimizin üstüne yürür ve hikâyecimiz kendisini dükkândan sokağa çıkmış halde bulur.

Hikâyenin sonucu olarak Sait Faik Abasıyanık’ın son zamanlarda toplumdan dışlanmış, toplum değerlerine karşı radikal tavırlarını anlattığını söyleyebiliriz. Bu hikâyesinde de Sait Faik son dönemlerde toplum tarafından kendisine gösterilen bir takım davranışları hikâyeleştirilmiş. Nitekim hikâyede ki karakter, sarmaşıklı evi ararken sormadığı insan, denemediği yol kalmamış fakat tüm köylü ağız birliği etmiş gibi hikâyeciye ters ve olumsuz cevaplarla geçiştirmiştir. (+Her şey şarta bağlı şunun şurasında -Şartsız şurtsuz yaşayan da var +Var, var ama… -Ölümde var arkadaş, ölüm de… sf. 69)

ÖZELLİKLERİ

-Hikâye kişiler, zaman ve mekân unsurlarından meydana gelir.
-Olay ve kişiler gerçeğe uygundur.
-Mekân net olarak belli olmasa da köy diyebiliyoruz fakat zaman hakkında bilgimiz bulunmamaktadır.
-Hikâye planına uygun olarak yazılmıştır.
-Açık fakat yazarın önceki hikâyelerine göre akıcı olmayan bir dil kullanılmıştır.

ZAMAN ÖZELLİKLERİ

Hikâyenin yayımlandığı zaman: I. Basım, Varlık Yayınevi, 1954
Olayın geçtiği zaman:
Olayın geçtiği zaman hakkında yazar hikâye içinde bize herhangi bir ipucu vermiyor fakat hikâyeyi incelediğimizde olayın bir gün içinde gerçekleştiğini, ihtiyarın yediği üzümden meyvenin olgunlaşma dönemi düşünülürse yazın geçtiğini söyleyebiliriz.

MEKÂN ÖZELLİKLERİ

Hikâyemizde birden fazla mekân bulunuyor. İlk olarak Canvermez’in evini ararken köyün girişi veya Mihal Usta’nın yakını olarak gösterilebilir. Daha sonra boyacı ile birlikte yürümeye yol, boyacı ve Mihail Usta’nın gülerek dönüp gittikleri ara yol, yol üstündeki atkestanesi ağacının gölgesi, ağaç dibindeki taş gösterilebilir.

KİŞİLER

Hikâyeci, Canvermez ve sarmaşıklı evi arayan kişi olarak karşımıza çıkıyor.
Mihal Usta, köyde sarmaşıklı evi ararken hikâyecimizin karşılaştığı ve evi sorduğu ilk kişi.
Boyacı Sabri Usta, Mihal Usta’nın hikâyeciye evi göstermesi için yoldan çağırdığı ve daha sonra yola devam ettikleri karakter.
İhtiyar, hikâyecinin atkestanesi dibinde oturup dinlenmeye çalışırken taşın boş kısmına oturup sohbet ettiği kişidir.
Arnavut Sütçü, hikâyecinin evi bulma umudundan vazgeçip ekmek ve yoğurt atmak için girdiği, kapıdan çıkarken de cesaretlenip Canvermez’i sorarak sinirlendirdiği Arnavut kişi.

DİL VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ

İlahi bakış açısıyla kaleme alınmıştır. Hikâye açık, anlaşılır ve günlük konuşma diline yakın bir dille yazılmıştır fakat bazı noktalardaki devrik cümleler hikâyenin dil bakımından diğer bir özelliği olarak söylenebilir.

 

Eftalikus’un Kahvesi

Olay

İstanbul’da bir kahvede oturan hikâyecinin yanına bir genç yaklaşır ve hikâyelerini çok beğendiğini, nasıl yazdığını, yazmak için neler yaptığını sorar. Hikâyeci şaşırır, samimi olup olmadığını anlamaya çalışır.

Olay Örgüsü (Kurgu)

-Hikâye kahramanı yürüyordur ve yanına bir genç yaklaşır.
-Genç, hikâyeciye hikâyelerini nasıl yazdığını sorar.
-Hikâyeci, bu gencin kendisiyle alay edip etmediğini, samimi olup olmadığını merak ediyordur. Bunun kararını tam olarak veremediği için temkinli cevaplar vermek ister.
-Çocuğun sorduğu sorulardan hâlâ emin değildir. Kendisiyle alay edildiğini düşünür
-Tam o anda karşıda gözleri görmeyen bir engelli vatandaşları davranışlarını gözlemlemeye başlarlar.
-Hikâyeci gözleri görmeyen vatandaşların insanların dükkânlarında olup olmadıklarını, o anki saatti nasıl bildiği merak eder.
-Meraklı çocuk soru sormaya devam ederken bu vatandaşları davranışları üzerine düşür ve vatandaşın davranışlarını yorumlarken hikâyelerini nasıl yazdığını da çocuğa aktarmış olur.

ÖZELLİKLERİ

-Olay ve kişiler gerçeğe uygundur.
-Hikâye planına uygun olarak yazılmıştır.
-Hikâye kişiler, zaman ve mekân unsurlarından meydana gelir.
-Açık, yalın ve halk dilinden yazılmıştır.
-Mekân ve zaman net olarak ortaya konmuştur.

Hikâyeci yolda yürümektedir. Yoluna devam ederken yanına bir genç yaklaşır ve sohbet etmeye çalışır.  Hikâyelerini nasıl yazdığını, nelere dikkat ettiğini, neleri önemsediğini öğrenmek ister. Bir Eftalikus Kahvesine otururlar ve genç sorular sormaya başlar.

Hikâyeci, gencin sorularında samimi olup olmadığı konusunda emin değildir. Çok mu zeki, yoksa aptal mı, benimle alay mı ediyor, yok bunlar gerçekten samimi sorular mı bunu anlamaya çalışıyor. Sonun hikâyeci, gencin samimi olduğuna inanır ve soruduğu sorulara cevap düşünürken karşı kaldırımdaki gözü görmeyen bir vatandaşın tavırları gözüne çapar. Gözü görmemesine rağmen önüne geldiği dükkânı, dükkân sahibinin ne zaman içerde olup olmadığını, hangi semtte olduğunu, hani sokakta olduğunu bilmektedir. Hikâyeci bunun gözlerinin görmemesine rağmen kokuları, sesleri biz normal insanların dikkat etmediği ayrıntılara dikkat ederek bu kadar şeyi bilebileceğini düşünür. Sait Faik Abasıyanık bunları şöyle anlatıyor: “Gözlerindeki karanlık, dışarının tahassüslerinden, kafasında bir aydınlık yaratmış olabilir. Belki de Şişli’den yürüyor, Harbiye’deki seslerle Taksim bahçesinin önündeki sesler arasında bizim farkına varmadığımız neler olabilir? Havada da bir değişiklik var mıdır? Hatta gözlerindeki zifiri karanlıkta bile ruhi bir zifiri karanlık farkları bulunabilir mi? Ama bana öyle geliyor ki, daha çok seslerden, bizim için bilinmeyen, ama onun için hiç şaşmayan, değişmeyen, değişmez mahiyetini muhafaza eden gürültülerden… Biz sokağın hendesesinin de farkında değiliz. Ama o, münhanileri, müstatilleri, sokağın haritasını, teferruatını kafasına çizmiş olabilir. Belki semtlerin kokuları da vardır. Dükkânlar da ayrı ayrı kokabilir. Onun tabanının bildiği çukurlar da, tümsekler de bulunabilir. Körlük ne kadar modası geçmiş bir edebiyata benziyor. Kılı kırk yaran bir edebiyata…” (sf. 75) Üstüne, bunlar yetmezmiş gibi bir de saatin kaç olduğunu söyleyince hikâyeci bu kadarının tesadüf olmayacağını anlar ve birkaç dakika öne karşı kaldırama geçerken gözleri görmeyen vatandaşa yardım eden kişinin ona saati söylemiş olabileceğini anlar.

Genel olarak özetlemek gerekirse Sait Faik Abası yanık bu hikâyesinde, hikâyelerini nasıl yazdığını nelere dikkat ettiğini, hangi noktalar üzerinde durulması gerektiğini ve nelerin hikâye konusu olup, nasıl anlatılması gerektiği konusunda okuyucusuna kendi gözünden bilgi vermiş diyebiliriz.

ZAMAN ÖZELLİKLERİ

Hikâyenin yayımlandığı zaman: Varlık Yayınevi, 1950
Olayın geçtiği zaman:
Bir günün sabah saatleri. 09.00 ile 10.00, 11.00 arasındaki zaman dilimi.

MEKÂN ÖZELLİKLERİ

Hikâyede birden fazla mekân göze çarpıyor diyebiliriz. Hikâyeci ve gencin yürüdüğü cadde, yürüyüşleri bittikten sonra oturdukları kahvehane (Eftalikus Kahvesi), İstanbul, Taksim, Taksim Meydanı olarak sıralanabilir.

KİŞİLER

-Hikâyeci, alçak gönüllü temkinli sevenleriyle sohbet etmeyi seven fakat bir o kadar da şüpheci bir yazar.
-Genç (Çocuk): Hikâye, eleştiri ve edebiyata meraklı. Edebiyatta “nasıl” sorusunun cevabını arayan bir karakter.
-Gözleri Görmeyen Vatandaş: İyi bir gözlemci, gözleri görmüyor olsa da etrafındaki nesneleri analiz edebilen. Olan biteni kaçırmayan bir insan tipi.

DİL VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ

Hikâye açık, anlaşılır ve günlük konuşma diline yakın bir dille yazılmıştır. İlahi bakış açısıyla kaleme alınmıştır.

 

İki Kişiye Bir Hikâye

Olay Hikayeci ve kayıkçının, martı ile birlikte denize açılıp martının hareketleri, denizin sessizliği, insanların ve martların davranışları üzerine konuşmaları üzerine kurgulanmış bir hikaye.

Olay Örgüsü (Kurgu)

-Kayıkçı ve hikayecinin denize açılması
-Martının bu yolculuğa eşlik etmesi
-Yolculuk sırasında martının insana benzer hareketlerinin yorumlanması
-Denizin sessiz uğultusunun betimlenmesi
-Martının karada ölmesi
-Martının ölümünden duyulan üzüntü

ÖZELLİKLERİ

-Olay ve kişiler gerçeğe değildir. (Martının konuşması vb.)
-Hikâye planına uygun olarak yazılmıştır.
-Hikâye kişiler, zaman ve mekân unsurlarından meydana gelir.
-Açık, yalın ve halk dilinden yazılmıştır.
-Mekân ve zaman net olarak ortaya konulmamıştır.

Kayıkçı ile denize açılmaya karar veren hikâyeci martı ve kayıkçının hoş sohbeti arasında kalır. Martı ile birlikte avlanan kayıkçı hakkında tespitlerde bulunur hikâyeci: “Doğrusu, balıkçı kısmının geveze olmayışıdır. Balıkçının gevezesine hiç rastlamadım. Sonunda şöyle bir neticeye vardım: İnsan balıkçı ise geveze değildir. Geveze ise balıkçı değildir. Ama lüzumu olunca da konuşmalı.”

Martının bir bacağının olmayışının sebebi soran hikayeciye belki bir canavar, belki anadan doğma böyle, belki bir insanoğlunun eline düşmüş olabileceğini söyler kayıkçı. Eğitilmiş gibi kıyıları kontrol eden mart ile birlikte denizde yolculukları devam ederken denizin etkileyici seslerini yorumlar Sait Faik: “Altımızdaki mavi âlemden derin, sağır bir ses çıkıyordu. Bildiğimiz insan, hayvan, düdük, makine, tahta, rüzgârda, tel, ağaç, böcek… yeryüzü seslerinden başka türlü bir ses, derinden, kulaç kulaç derinden bir ses işitiyordum. Bu ses, bu mavi âlemin nefes alıp verişinin sesidir gibi geldi bana. Bir karıncanın bizim bütünümüzü değil, milyonda bir parçamızı duyması gibi ben de bu kocaman, deniz denilen canlı, muhteşem mahlûkun bir parçasının sesinin, sağır, derin gürültüsünün milyarlarla eksilmiş bir parçacığını işitiyordum. Şakaklarım zonkluyor, kulaklarım vınlıyordu. Açıklarda bu durgun, derin, sesi gelmeyen sesten hep ürkmüşümdür. Konuşmak istiyorum. Bu sesi duymamak için içimde haykırmak geçiyordu. Şimdi pek yaklaştığımız Sivriada’ya kadar yüzsem, karaya ayağımı bassam, bağıra bağıra bir türkü söylesem diye içimden geçti.”

Hikaye genel olarak düşünüldüğünde martının hem kara hem deniz hayvanı olduğu, davranışlarının ve hareketlerinin kimi insanların hareketlerine benzediği vurgusu yapılıyor. (-Balıkçı, çürük dişlerini açtı. Ta küçük dilini gördüm.. +Gırtlak… Boğaz… dedi.) Martı üzerinden insanın karmaşık duygularına ve ruhuna ilişkin çözümlemeler yapılıyor. İnsan sadece karada çözümlere hızla ulaşabiliyorken deniz üstünde bu imkanlarından yoksun bırakıldığı anlatılıyor.

Yine sustuk. O oltasını tartı

 ZAMAN ÖZELLİKLERİ

Hikâyenin yayımlandığı zaman: Varlık Yayınevi, 1950
Olayın geçtiği zaman:
Bir günün sabahından akşamına kadar geçen vakit.

MEKÂN ÖZELLİKLERİ

Hikâyede birden fazla mekân söz konusu deniz, kayık ve geçen muhabbetten anlayabildiğimiz kadarıyla kara diyebiliriz. Sivriada’dan bahsediliyor, Sivriada yakınlarıda mekânlar arasında gösterilebilir

KİŞİLER

Hikâyeci: Konuşmayı pek sevmeyen, denizden zevk alan bir kişilik.
Barba Yakamoz: Denizleri ustası olarak adlandırılabilir. Konuşmayı seven bir balıkçı.
Martı: Balıkçıya sağdık, yemeğe düşkün, politik bir martı.

DİL VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ

Hikâye açık, anlaşılır ve günlük konuşma diline yakın bir dille yazılmıştır. İlahi bakış açısıyla kaleme alınmıştır.

 

Bir Cevap Yazın